Pes ile yuh arasında kalmak...

Bu görüşme, herkesin sorun karşısındaki pozisyonunu bir kez daha açığa çıkardı. ‘Akan kanın durması’ adına umutlu olmakla telaşla kendini ortaya atıp olmadık demeçler verenler arasındaki farkı kastediyoruz… Erdoğan ile Türk’ün ‘ne’ görüştüklerini biliyoruz. Peki Baykal ile Jeffrey? iyibilgi analiz

Pes ile yuh arasında kalmak...

Başbakan Erdoğan’ın AK Parti Genel Başkanı sıfatıyla DTP Genel Başkanı Ahmet Türk ile yaptığı görüşme, beklendiği üzere büyük yankı yarattı.

Eğer yazılı ve görsel medya, görüşmeyi genel olarak “olumlu” yansıttı. Kamuoyunda, sorunun çözümü yönünde bir süredir çok açık bir şekilde gözlemlenebilen “iyimser” hava ve beklenti, bu görüşmeyle birlikte daha somut bir hale geldi.

Görüşme sonrasında kamuoyuna yansıtılan mesajlar “umut” dolu idi. Akan kanın durdurulması, anaların gözyaşlarının dindirilmesi adına “umut” ve “heyecan” vardı…

Görüşmenin detayları henüz bilinmiyor. Ama açıkçası bu, çok da önemli değil. Verilen “umut” dolu mesajlar ve diyalogun süreceğinin, sürdürüleceğinin deklare edilmesi, bu görüşmenin en önemli sonucudur.

Ancak bu gelişmeyi böyle “okumayanlar” da var. Biliyoruz. MHP, “sert” bir muhalefet yürütüyor. “Sert” olmanın da ötesinde, “ihanet”, “hainlik”, “kötü adamlar”, “biz de dağa çıkarız” gibi ağır kavramlar kullanıyor. Süreci geriyor. MHP’nin bu politikasıyla, eğer zamanında yapılırsa 2 sene sonra yapılacak olan genel seçimlerde, bu politikasını “oya” tahvil etmeyi amaçladığı yorumları yapılıyor. (Bknz. İyibilgi/MHP’de açılım sancısı)

Acı, kan, gözyaşı, çeteleşme, suç ve suçlu üreten bir sorunun, ülke bütünlüğü içerisinde demokratik, barışçıl bir çözüme kavuşturulması, hiçbir siyasi hesap veya siyasi rant beklentisine kurban edilemeyecek kadar önemlidir, hayatidir ve sorumlu davranmayı gerektirir.

Öte yandan bir süredir gelişmeleri “izleme” pozisyonunda kaldığı gözlemlenen CHP ve Baykal da “harekete geçmiş” görünüyor.

Baykal’ın söz konusu görüşmeye ilişkin yorumu oldukça ilginç: Baykal’a göre Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Erdoğan, Ahmet Türk’le görüşmüş olmakla PKK’yla, Kandil’le, İmralı’yla görüşmüş oluyormuş…

Buna ancak “pes!” denilebilir…

DTP hakkında Anayasa Mahkemesi’nde sürmekte olan bir kapatma davası olduğu biliniyor. DTP’nin PKK’yla ilişkili olduğu yönünde yaygın bir kanaat olduğu da kimse açısından “sır” değil… Ancak hiç kimsenin kendisini hem “savcı”, hem “yargıç”, hem de “infaz memuru” yerine koymaması gerektiği de açıktır…

Açık söyleyelim: CHP lideri Baykal’ın “milliyetçilik yaparak” oylarını artırabileceği yönünde bir beklentisi varsa, bu, “denenmiş” olan bir yanlış hesaptan başka bir şey değildir. 22 Temmuz seçimleri öncesinde, “CHP-MHP koalisyonu” adeta kurulmuştu bile. CHP kurmayları, milliyetçi söylemlerle gündeme gelmede, MHP ile “yarış” halinde idiler… Sonuç, malum…

Politika ve söylemlerini beğenirsiniz, beğenmezsiniz, ama DTP yasalara göre kurulmuş bir siyasi partidir. Mecliste grubu vardır. 29 Mart yerel seçimlerinde 100’e yakın belediye başkanlığı kazanmıştır. Kendisine istikrarlı bir şekilde oy veren 2 milyon civarında T.C. vatandaşı seçmen vardır. Ve bu parti, esas olarak Doğu ve Güneydoğu illerimizde etkin ve etkilidir.

En sıcak haliyle Doğu ve Güneydoğu illerimizde yaşanan bir “sorun” söz konusu iken, bu özelliklere sahip bir parti ile “görüşmemek” olacak şey midir?

Bu “görüşmeme” krizinin aşılmış olması ve deklare edilen “umut”, herkes adına, bütün Türkiye adına olumludur, heyecan vericidir.

Bu heyecanı yaşamayan siyaset sahiplerine yukarıda “pes” demiştik; aslında “yuh” demek gerek…

Bu arada unutmuş değiliz, dün akşam saatlerinde ajanslara düşen “CHP lideri Deniz Baykal ABD’nin Ankara Büyükelçisi James Jeffrey ile görüştü” haberinin sonuçlarını bekliyoruz.

Sayın Baykal “umut” ve “heyecanı” Türkiye’de değil de başka adreslerde mi arıyor?

www.iyibilgi.com analiz

TOPLUMSAL BARIŞTA MERKEZİ İDARE TAŞRA TEŞKİLATININ ROLÜ

 

 
             Fatih Eraslan'ın yazısı

             Kaymakam Adayı
             Blog Editörü





TOPLUMSAL BARIŞTA MERKEZİ İDARE TAŞRA TEŞKİLATININ ROLÜ

 

Merkezi idare taşra teşkilatı ne kadar  yerelleşebiliyor , devleti temsil eden vali, hükümeti temsil eden kaymakam vatandaşa ne kadar yakın olabiliyor, devletin uzatması gerekip de bir türlü uzatamadığı şefkat elini ne kadar uzatabiliyor.Anadolu’nun herhangi bir kasabasındaki vatandaş devletin taşradaki görünen yüzünü ne kadar tanıyor, hizmetinden haberdar oluyor.ister kabul edelim ister etmeyelim bir çok yerleşim yerinde olması gerekenin çok altında bir halk katılımıyla gerçekleştirilen 29 Ekim Cumhuriyet bayramı kutlamalarında yapılan standart konuşmaların haricinde halka ne kadar yakın.Ulaşılamaz makam odalarının, geçilemez kolluk kuvvetlerinin arkasında halkın derdinden, acısından, sevincinden bi haber mi kalıyor.İster mevzuattaki noksanlık isterse  mevzuatın uygulanmasındaki eksiklikten kaynaklanıyor olsun bu kabul edilemez bir durumdur. Halk ile iç içe, bire bir sıcak diyaloglar kurabilen, eğer yaşanıyorsa sabahın erken saatlerinde hastane kuyruğundaki vatandaşının halini soran, sık sık yemek zehirlenmeleriyle gündeme gelen  okullarımızdaki öğrencilerimizin öğle yemeğine iştirak eden yöneticilerimize devlet görevlilerine ihtiyacımız var.Her ne kadar bireysel uğraşlar olsa da mesela Van’ın Saray kaymakamının davranışını takdirle karşılasak da bu konuda bütüncül bir yaklaşımla hareket etmemiz, kurumsal bazda neler yapabileceklerimize odaklanmamız artık  zorunluluktur arz etmektedir.

 

Ülke gündemimizin değişmez parçası terör ve etnik ayrımcılıkla mücadelede taşra teşkilatının rolü ve önemi yadsınamayacak kadar büyüktür.Merkezi yönetimin eli, taşra teşkilatının başı olan mülki idare amirlerine hiç olmadığı kadar önemli görevler düşmektedir. Devlet ve millet arasındaki hizmet köprüsü  olan bu teşkilatların belediyelerin etki alanlarını kısıtlamadan daha rasyonel hale getirilmesi için düzenlemeler yapılmalı, yerel demokrasilerin geliştirilmesi projesi de denilen yerel gündem 21 de alınan kararlar uygulanabilir hale getirilmelidir.Yetersiz ödenekle etkisiz hale gelen köylere hizmet götürme birliklerinin verimli çalışmalarının sağlanması, kent konseyi gibi yönetişim mekanizmaları geliştirilip ülke çapında il özel idarelerini de kapsayacak şekilde işlerlik kazandırılmalıdır. Bölge halkları ile katılımcı bir sürecin başlatılıp, yerel kuruluşlar özel sektör kuruluşları ile diyalog içinde karar alma ve uygulama süreçlerinde vatandaşın etkin katılımı sağlanmalı dolayısıyla demokrasi insan hakları, katılımcılık şeffaflık hesap verme ilkelerinin etkin olarak uygulanması sağlanmalıdır.Vatandaş yönetime ortak olmalı sesini duyurabilmeli.Sayın İçişleri Bakanımız Beşir Atalay’ın geçen hafta bir konuşmasında değindiği vatandaş odaklı hizmet anlayışını amaçladığından kuşkumuz yok fakat bunun kağıt üzerinde kalması sadece söylemden ibaret olması endişe vericidir.

 

Bu doğrultuda son yıllarda yasal düzenlemelerle bu konuda bir takım ilerlemeler kaydedilmeye başlanmış.Ancak toplumsal ihtiyaca cevap verme noktasında çok yetersiz kalmıştır. Birkaç örnek vermek gerekirse 5393 sayılı Belediyeler kanununa hemşehrilik ve kent konseyi  gibi kavramlar yer bulmuştur.En etkililerinden olan Bursa kent konseyi dışında özellikle bu gibi oluşumlara had safhada ihtiyacı olan doğu ve güneydoğu Anadolu’daki yerleşim yerlerinde etkin olduğunu söylemek güçtür.Kent konseyi veya benzeri bir oluşum 2004 yılında üzerinde fazla düşünülmeden hazırlanan ve CB tarafından iade edilen reform niteliğindeki kamu yönetiminin temel ilkeleri ve yeniden yapılandırılması hakkındaki kanunda ciddi endişelerde içermesine karşın önemli düzenlemeler yer almaktadır. Bu gelişmeler Türk kamu yönetiminin dışa kapalı sisteminin her ne kadar çatırdama sesleri olsa da henüz alınacak çok yol vardır.

Birkaç değişiklik haricinde tam 60 yıldır uygulanagelmekte olan  il idaresi kanununda köklü değişikliklere gidilmelidir. Mülki idare amirlerinin görev sorumluluk ve yetkilerinin tekrar düzenlenmeli, taşra teşkilatının  daha yerel bir niteliğe bürünmesi, dolayısıyla devlet vatandaş arasındaki mesafenin minimize edilmesi gerekmektedir.

Toplumsal barışa birlik ve beraberliğe, sosyal dayanışmaya en fazla ihtiyacımız olan kronikleşen sorunlarımıza çare aranılan reformların açılımların arefesindeyiz. Bu konuda da reform niteliğinde kararlar almak artık kaçınılmazdır.

 

 

TÜRKİYE OSMANLI'NIN RÖVANŞINI ALACAK MI?

Türk dış politikasındaki yükseliş, kimilerine göre çöken bazı “yeni imparatorluklar”ın sonucu. Kimilerine göre de, dünyanın yeni düzeni, yeni bölgesel ve küresel liderler, güçler yaratıyor.

Bunlardan biri de Türkiye. Yükselişin gücünü ve etkisini tarif etmek için, hem Batılar hem de doğulular, Ankara’ya bakarak bazı tarifler yapıyorlar. Örneğin, ABD’nin tüm istihbarat örgütlerinin ortaklaşa hazırladıkları gelecek vizyonunda Türkiye, 2020 yılında dünyanın en etkin ve güçlü ülkelerinden biri olacak.

Dahası, aynı raporun satır araları bu süreci yavaşlatabilecek etkileri saysa da, “durdurulamayacağını” söylüyor. Bu bir yorum. Başka yorumlar da var. Bunlardan biri de, “yeni Osmanlıcılık” kavramı.

İçeriği ve vaadettikleri tartışılsa da, coğrafi bir tanım da sunuyor. Bu tanımın en belirgin alanı, Ortadoğu’nun belli bir bölgesi. Genişçe bir bölgesi.

Kafkaslar, Balkanlar, Ortaasya ve yeni dönemin yeni başka güçleri ile ilişkilerden de söz ediliyor ama ana eksen işte bu haritiya oturtuluyor.

Kuşkusuz bu coğrafyadan anlaşılması gereken, bu haritaya, haritanın bölgelerine “hükmetmek” değil. Burada söz konusu olan modern dönemin etkisi, yönlendiriciliği, saygınlığı ve liderliği!

Politik, ekonomik, coğrafi, askeri ya da bunların tümünün bileşimi dinamiklerden yararlanarak ve dünya konjonktürünün getirdiklerini de bünyesine ekleyerek bir tür liderlik oluşturmak. Dediğimiz gibi, kimileri de buna “Osmanlı barışı” diyor.

Entelektüel ve politik mahfillerde sıkı tartışılıyor olsa da, bu tartışmanın nedenlerinden biri, “bu etki alanının neyi tarif ettiği”, daha açıkcası hangi sınırları kapsadığı ile ilgili.

İşte bu önemli konuda bugün, Sabah Gazetesi yazarı Erdal Şafak bir yazı kaleme aldı.

Hemen verelim; “Bu vizyonda Osmanlı'nın defterini düren İngiltere ile Fransa arasındaki 1916 tarihli Sykes-Picot gizli anlaşmasının rövanşını alma niyeti var. Hatırlayın; o anlaşma Ortadoğu'yu İngiliz ve Fransız nüfuz bölgelerine ayırmıştı. Şimdi o bölgeler yeniden eski ve asıl adresine dönüyor.

Sykes-Picot anlaşması neydi? Anlaşmada bir ülke daha vardı! Ama o ülke sonra anlaşmadan caydı ve lideri dünyaya bu anlaşmayı açıkladı. TIKLAYINIZ

Bu vizyonda ayrıca merhum Turgut Özal'ın çizdiği, günümüz iktidarının yeniden yorumladığı Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar her yerde Türk varlığını, Türkiye'nin gücünü hissettirme iddiası var.

Bu vizyonda Türkiye'nin sahip olduğu sert ve yumuşak güçleri (Silahlı Kuvvetler, ekonomik büyüklük, siyasal istikrar) iyi değerlendirerek ‘Bölgesel liderlik’ten ilk aşamada ‘Bölgesel süper liderlik’ basamağına yükselmek, oradan da "Küresel liderler ligi"ne atlamak hedefi var.”

Peki ama Sykes-Picot anlaşması hangi bölgeleri kendilerinin nüfuz alanlarına ayırıyordu? Çünkü bu bölgeler şimdi “eski ve asıl” adreslerine dönecek. Yani planı tersten okuduğunuzda, “etkinin alanı ortaya çıkaçak”!

O bölgelerin isimleri şunlar; Musul, Kerkük (Kuzey Irak’ın tamamı), Şam, Bağdat, Basra (!), Kuveyt. Kısaca ve kabaca, Mısır ve İsrail sınırı, Suudi Arabistan sınırına kadar olan bölge!

Peki mümkün mü? Bunu zaman gösterecek. 1916 yılında gizli bir anlaşma ile Türkiye ve Ortadoğu topraklarını paylaşan İngiltere ve Fransa’nın temsilcileri Mark Sykes ve George Picot’un vücutları çoktan toprak oldu.

Ama paylaştıkları topraklar hâla yaşıyor!


www.iyibilgi.com

GÖLGE CIA'DAN TÜRKİYE ANALİZİ

'AB yıkıldı, çağırsa da gitmeyin İslam Birliği liderliğine oynayın'

Pentagon’un danışmanı ’Gölge CIA’ lakaplı George Friedman Türkiye’ye yol haritasında İslam ülkelerinin liderliğini çizdi. Avrupa Birliği’nin yıkıldığını ve kesinlikle girilmemesi gerektiğini ifade eden Friedman, "Türkiye artık yüzünü çoğunluğunu İslam ülkelerinin oluşturduğu bölgede liderliğe çevirsin. Bunun için ekonomik gücünüz ve Osmanlı yeteneğiniz var" dedi.

PENTAGON’un strajilerini belirleyen Stratfor adlı şirketin kurucusu ve Gölge CIA lakaplı George Friedman Büyük Ortadoğu Projesi’nin tartışıldığı bu günlerde Türkiye’ye yol haritası olarak İslam ülkelerinin liderliğini çizdi. "Avrupa Birliği yıkıldı, çağırsa da gitmeyin" diyen Friedman’a göre krizde Türkiye’nin en büyük avantajı AB üyeleri arasında bulunmaması oldu. AB’ye üye olması durumunda Türkiye’nin 5 yıl böyle büyümenisine izin verilmeyeceğini de ifade eden Friedman "Türkiye artık yüzünü çoğunluğunu İslam ülkelerinin oluşturduğu bölgede liderliğe çevirsin. Bunun için hem yeterli ekonomik gücünüz hem de Osmanlı’dan kalma yetenekleriniz var" dedi.

İş Yatırım’ın Geniş Açı toplantılarına katılmak için Türkiye’ye gelen Friedman, içinde bulunduğumuz küresel kriz döneminde artık Avrupa Birliği gibi bir birlik kalmadığını dile getirdi ve şöyle devam etti: "Türkiye şu an bir çok Avrupa ülkesinden çok daha iyi durumda. Bu nedenle ben Türkler’in neden AB üyesi olmak istediğini bir türlü anlamıyorum. Bence 20 yıl önce AB üyeliği Türkiye’de modernliği sembolize ediyordu. Bugünse Türkiye zaten çok iyi durumda. Sorun şu ki bu koşullar altında AB Türkiye’yi istemeli. Ama Türkiye bu isteği geri çevirmeli."

Kendinizin farkına varın

Türkiye’nin bölgesinde lider olacağını da ifade eden Friedman, Türkiye’nin bu politik güce sahip olması için gerekli olan ekonomik gücü şimdiden elinde bulundurduğuna dikkat çekerek şöyle konuştu: "Şu anda zaten 17’nci büyük ekonomisiniz. Yani sorun ekonomik gücün varlığı değil, nasıl daha yukarıya çekilebileceği konusu. Beklentilerime göre önümüzdeki 30-40 yılda Türkiye en büyük 10 ekonomiden biri haline gelecek. Şimdiden Müslünman dünyanın gücünün odağı olan Türkiye dinamik ve hızla modernleşiyor."

İslam’ın fay hattı

Türkiye’nin depremde İslam dünyasının fay hattı olacağını da belirten Friedman, "İslam dünyasını bir ülke yönetecekse o kesinlikle Türkiye olur. Olay sadece ekonomik de değil. Bölgede hem barış ortamı sağlayıp hem de Amerika’ya dost olabilecek tek ülke Türkiye. Bu nedenle ABD orduları için alması gerereken önlem de yok" dedi.

Türkçe öğrenin demişti

George Friedman, Türkiye’nin 100 yıl sonra dünyanın en büyük 4 gücünden biri olacağını iddia ettiği ’Önümüzdeki 100 Yıl’ adlı kitabını Türkiye’de de yayınlamaya hazırlanıyor. Friedman, kitabında "Çin ve Rusya gibi ülkeler gerileyip yerini Türkiye, Japonya, Meksika ve Polonya gibi yeni dünya güçlerine bırakacak. Rusça veya Çince’yi bırakın, Türkçe, Japonca, Polonya ve Meksika dillerini öğrenmeye bakın" diyor. Friedman, ayrıca önümüzdeki yüzyılın sonlarına doğru çıkabilecek savaşın ABD ile Türkiye-Japonya ittifakı arasında olacağını öne sürüyor.

Bedava para bulursanız alın, pakete takılmayın

HÜKÜMETLERİN krizde alması gereken önlemlerin yaşanan sorunlarla ilgili olduğunu dile getiren George Friedman’a göre gerektiğinde eylemsizlik de bir önlem olabiliyor. Yaşanmasından korkulan veya başkalarının yaşadığı problerle ilgili kararlar almanın yersiz olduğunu ifade eden Friedman "Şu an olduğu gibi bırakıldığında ekonominiz hala işlevsel şekilde devam ediyor. Bu en az düzeyde hükümet müdahalesi ile gerçekleşiyor. Hükümetin buradaki görevi gerekmedikçe işe karışmamak ve bir perspektifi korumak. Şu ana kadar Türk hükümeti kriz döneminde gerektiği gibi davranıyor. IMF’ye gelince: Eğer bedava para bulursanız alın. Yardım alırken IMF kontrolünden uzak durmaya çalışın."

2030’da yine kriz çıkacak Türkiye’ye yarayacak

GEORGE Friedman’a göre içinde bulunduğumuz krizden sonraki küresel sallantı 2030’da gerçekleşecek:

2030’da kriz yaşlı nüfusun artışından ve buna bağlı olarak iş gücünün azlığından kaynaklanacak.

Yaşlı nüfus geçinebilmek için elindeki varlıklarını satmaya başlayacak.

Bu, bir kez daha varlık değerlerinde çöküş yaşatacak

Yaşlı nüfus nedeniyle çalışanın üzerinde çok yüksek vergi ve enflasyon yükü olacak.

2028’de ABD Başkanı olan kişi krizi yatırımcının gücünü artırarak çözmeye çalışacak.

Ancak bunun sonucunda zaten yetersiz olan işgücü yatırımlarla daha da pahalı hale gelecek.

Bugün göçü engellemeye çalışanlar yarın göçe yönelmeye çalışacak.

Ülkeler gençler göç etsin diye prim bile dağıtacak.

Hükümet çocuk sayısına karışamaz

HER aileye 3 çocuk önerisi hakkında George Friedman"Her ne kadar demografi kilit nokta olsa da hükümetler ailelerin kaç çocuk yaptığı konusunda ekti sahibi olamaz. Artık çocuk gerçekten çok pahalı. Kadınlar çalışıyor ve çoculklar tarım kültüründe olduğu gibi ekonomik katkı sağlayamıyor" dedi.

Davos gücünüzün göstergesi

HEM İsrail hem de Arap ülkeleriyle ilişkisi bulunan Türkiye’nin bu iki taraf nedeniyle zaman zaman gerilimler yaşadığını dile getiren George Friedman’a göre Tayyip Erdoğan’ın Davos oturumundaki çıkışına verilen tepkiler bile ülkenin önemini gözler önüne seriyor. İsrail ile Gazze arasında yaşananların Erdoğan’ı çok zor durumda bıraktığını dile getiren Friedman, konuşmasını şöyle sürdürüyor: "Başbakanınız tavrı dünyada büyük bir yankı uyandırdı. Eğer Türkiye’nin dünyadaki gücü ve önemi sandığınız gibi küçük olsaydı Başbakanın Davos’ta yaptığı çıkış bu denli ciddiye alınmazdı."


Hürriyet

DEMİREL'İN BÜYÜK İHANETİ

Sovyetler Birliği dağıldığında kardeş Türki Cumhuriyetler, Türkiye'ye, sizin etrafınızda bir Bağımsız Devletler Topluluğu kuralım diye teklifte bulundular ama Türkiye o zaman buna karşı çıktı.

Bu iddia Türkiye Sovyetler Birliğini'nin dağılmasına hazırlıksız yakalandı diyen eski diplomat ve bakan Kamran İnan'a ait.

Türkiye'nin o dönemde Orta Asya'daki kardeş devletlere yeteri kadar ilgi göstermediğini söylen Kamran İnan, "O kardeş cumhuriyetlerin tarih boyunca bize karşı besledikleri büyük dev Türkiye, kardeş Türkiye imajı kayboldu. Onlar da gittiler, Moskova’nın etrafında toplandılar." dedi

Geçtiğimiz hafta Stratejikboyut, eski bakanlardan Kamran İnan'la Türk dış politikası üzerine bir röportaj yaptı. Çok çarpıcı açıklamalarda bulunan İnan'ın bir iddiası çok dikkat çekici ve bir o kadar da acı vericiydi.

Kamran İnan, Soyvetler dağıldıktan sonra Orta Asya'daki Türk Cumhuriyetleri'nin Türkiye önderliğinde bir Bağımsız Devletler Topluluğu kurmak için Türkiye'nin kapısını çaldıklarını ama bunun Türkiye tarafından reddedildiğini açıkladı. Teklifin sahibi Kazakistan Devlet Başkanı Nur Sultan Nazarbayev.

O dönemde böyle bir teklifle gelen Nazarbayev'e Türkiye'deki yetkili zat'ın cevabı, "Bunu bir daha duymayayım" şeklinde oluyor.

İddianın sahibi Kamran İnan'a Türkiye'deki bu yetkili zat'ın Demirel mi olduğunu soruyoruz. İnan, sorumuza gülerek "Ben söylemem, isim vermem" diyor ama yalanlamıyor da...

Bunu bizzat Kazakistan Devlet Başkanı Nazarbayev'den duyan Kamran İnan, Nazarbayev'in konuya ilişkin sözlerini şöyle aktarıyor: “Biz istedik, siz istemediniz, siz kaçtınız”

İşte röportajdaki o bölüm;

Stratejikboyut: Sovyetler dağıldıktan sonra Türki Cumhuriyetler Türkiye’ye, Türkiye etrafında bir bağımsız devletler topluluğu kuralım diye teklifte bulundular ama Türkiye bunu kabul etmedi öyle mi?

Türkiye’deki yetkili zatın Kazakistan Devlet Başkanı Nazarbayev’e cevabı: Bunu bir daha duymayayım.

Stratejikboyut: Bu kişi Demirel mi?

Ben söylemem, isim vermem (gülüyor). Ben Nazarbayev’in Meclis’te 20 milletvekili ile konuşmasında bulundum. “Biz istedik, siz istemediniz, siz kaçtınız” dedi.

Evet Türkiye böylece Orta Asya'da tarihi bir fırsatı kaçırmış oluyor. Türkiye'nin Türki Cumhuriyetleri ile beraber Bağımsız Devletler Topluluğu teklifine soğuk bakması sonrası Türki Cumhuriyetler daha sonra Rusya etrafında Bağımsız Devletler Topluluğu kurdu. Türkiye'de böylece ayağına gelen fırsatı kaçırmış oldu

stratejikboyut